Orhan Yüzükçü'nün kaleminden | Fatih Medreseleri
Fatih Medreseleri

Orhan Yüzükçü’nün kaleminden


Katil, Maktul ve Biz

Kısaca delilik diye tarif edilen cinnet, ülkemizi ve dünyayı sarmış durumda. Çok iddialı gibi gözüken bu ifadenin tutarsız olduğunu söylemek, pek tabi mümkündür. Ancak bunu mümkün kılanları, yargılayacak ya da yanlış düşünüyorsunuz diyerek karşıma alacak değilim. Tekrar ediyorum, toplumsal bir cinnet içindeyiz. “Ben deli değilim!” diyenlerin uğultusuna kulaklarımı tıkayarak, yazıma devam ediyorum.

Toplumsal cinnet geçiriyoruz! Çünkü yaşanan onlarca hatta yüzlerce vahşi hadise karşısında hala hiçbir şey olmamış gibi hayatımıza devam ediyoruz. İnsan havsalasının almayacağı türden vahşi olayları, zihin ve gönül dünyamızda çok kısa bir sürede normalleştiriyoruz. İşte tam burada, normalleştirmeye başladığımız bu noktada toplumsal bir cinnettin olduğunu söylüyoruz. Yani anormal durumları, normal görmek ya da görmeye başlamak cinnetin başladığı yer oluyor.
Yakın zamanda genç bir kızımıza iğfal girişimine ve ardından yakılma haberine tanık olduk. Katilin işlediği cinayet şekli, alışık olduğumuz türden değildi. Ülkemizin gündemine oturan olayın detayları, gazetelere ve ekranlara yansıdığında, vahşetin boyutu da ortaya çıkıyordu. Tüyler ürpertici hadiseyi yaşayan acılı aileye, Allah (c.c.) sabır versin!
Yaşanan bu vahşet, ateşin düştüğü yeri yaktığı gibi sadece vahşete maruz kalanların canını yaktı. Etrafa baktığımızda, herkes üzgün ve tepkili. Ancak ne kadar velvele koparsa kopsun, can yankısı, gerçekte vahşetin maruz kaldığı yerin hanesine yazılıyor. Her zaman olduğu gibi.

Daha öncede pek çok cinayet haberi duyduk. Ancak bu biraz farklıydı. Tıpkı 2009 yılında başı gövdesinden ayrılarak çöp konteynerine konan başka bir genç kız gibi. Cinayetlerin azalmasını arzularken, iş başka bir boyut kazandı. Peki, ne oldu da cinayetlerin şekli bu denli değişmeye başladı? Katiller, belli ki bunları bir yerlerden öğreniyorlar. Örneğin kriminal bulguları yok etmeye çalışmak ya da en azından bunu akıl etmek illa bir bilgiye dayanıyor. Yoksa içgüdüsel bir davranış demek saflık olur.
Toplumda bu türden acı hadiselerin normalleşmesi, bir cinnetin habercisi niteliğinde dedik. Cinneti besleyen unsurların neler olabileceğini düşündüğümüzde bazı şeyler şekilleniyor kafamızda. Mesela basılı ve görsel araçlar ile insanlara gayri meşru ilişkileri güzelmiş gibi göstermek, film veya dizilerde tavuk keser gibi kafa ve kol kesmek, cinayet romanlarındaki seri katilleri parlak zekâlı kahramanlar gibi işlemek…

Yeri gelmişken şu iki anekdotuda aktarayım.
I- Cinayet çok kötü bir şey, bunda hiç kimsenin şüphesi yok. Ancak öyle cinayet vakaları ile karşılaşıyoruz ki özlem duyduğumuz eski bayramlar için söylediğimiz; “Ah! Nerde o eski bayramlar.” sözünü şimdilerde cinayetler için kullanır olduk. Sizlere abartı gibi gelebilir ya da mizahi bir üslup için yazdığımı düşünenlerde olabilir. Ancak böylesine ciddi bir konuda mizah yapmayacağımı belirtmek isterim. Cinayetin yaşandığı günün ertesinde dışarıda giderken çay ocağında oturmuş konuşan bir grubun konuşmasına kulak misafiri olduğumda aynen şu cümleleri duydum: “Ulan! Bu millet iyice kopmuş. Nerde o eski cinayetler! Eskiden birini öldürdüler mi ya bıçaklarlardı ya da tabanca ile vururdular. Şimdi kafa kesmeler, yakmalar… Daha neler duyacağız, bakalım. Töbe, töbe!”

II- Yaşlı bir teyzenin elinde cinayet romanını gördüğümde oldukça şaşırmıştım. Teyzeye elindeki kitabın lüzumsuz olduğunu belirtmek için latife ile karışık; “Ne o teyze bu yaştan sonra cinayet mi işleyeceksin, kaynananda vefat etmiştir.” dedim. Yaşlı teyze “Daha sağ evlat!” cevabını verdiğinde buz kestim. Yaptığım şakanın artık geri dönüşü yoktu. Demez olaydım! Evet, sevgili okurlar saçma sapan kurgularla kanlı bıçaklı cinayet romanlarını, bırakın gençleri yaşlılar bile okur hale geldi. Günümüzde bu tür kitaplar, çok popüler durumda. Ama sanıldığı gibi bu kitapların çok okunması halkın talebi değil doğrudan doruya tekel haline gelen kitap sektörünün bizzat dayatmasıyla gelişen bir durumdur.
Şuur altımızı tahrip eden bu tür yazılı ve görsel temalar, toplumumuzu özellikle de gençlerimizi olumsuz etkilemektedir. Yaşanan en son olayda katilde, maktulde gençti. Bir bakıma her ikisinin de hayatı yok oldu. Katili savunmak adına söylemiyorum. Ancak nihayetinde oda bir insandı ve gençti. Eğer bu ve bunun gibi daha nice gencimize, İslami ahlakta bir terbiye verilmiş olsaydı, bırakın insan canına kıymayı, bir karıncayı dahi ezmeye hayâ ederdi.
Katili, yuhalayıp suçlamak veya dışlamak işin kolay tarafı. Ancak benzer hadiselerin bir daha yaşanmaması için daha farklı bir tavır takınmamız gerekmektedir. Suçluyu kaderine terk edip, hiçbir şey olmamış gibi kendimizi hayatın akışına salıvermek çözüm değildir. Böyle yaptığımız müddetçe daha vahşi suçluların türeyeceğini unutmamalıyız.

Toplumsal cinnetten kurtulmak için evvela referans alacağımız kaynağı doğru seçmek durumundayız. Bu ülke İslam ülkesi ve halkın tamamına yakını Müslüman. Demek ki toplumsal düzene ilişkin her şeyde temelimiz İslam’a uygun olacak. Bozuk zihniyete sahip ehli küfrün ürünü olan, vahşet içerikli, cinayet filmlerini ya da Amerika’dan ithal cinayet romanlarını referans alamayız. Kanlı ekranları ve kitapları, kendilerinin olsun. Referanslarımız gayet sarih bir şekilde önümüzde duruyor. Ne mi? Elbette ki; Kur’an ve Peygamber (s.a.v.)!

Toplumsal cinnetin yaygınlaşmasını önlemek ve ortadan kalkmasını sağlamak için herkes taşın altına elini koymak zorundadır. Aksi halde (Allah (c.c.) muhafaza etsin) vahşet herkesin kapısını bir gün çalabilir. O yüzden devlet idaresinde bulunanlardan, sıradan vatandaşa kadar herkes çalışmak durumundadır. Devlet bu hususta çeşitli önlemler alarak uygulamaya koymalıdır. En kısa zamanda manevi değerlerimizin ön plana çıkarıldığı, ahlaki odaklı eğitim müfredatı oluşturmalıdır. Ayrıca sosyal alanda pek çok proje geliştirmeli ve bunları hayata geçirmelidir.

Ben tek başıma ne yapabilirim demekte yanlış olur. Bireysel anlamda bize düşen; evvela yakın çevremizden başlayarak, etrafımıza güzel telkinlerde bulunmalıyız. Hayata bakışımızı, Kur’an ve Peygamber (s.a.v) ekseninde şekillendirmek gerektiğini anlatmalıyız. Ta ki iyi ve kötü olan şeylerin ayırımına varana dek. İşte o zaman toplumumuz özellikle gençlerimiz cana kıymanın ne kadar kötü bir şey olduğunu idrak edecek ve bu kötü fiili işlemekten uzak duracaktır.

Yorum yapın