Yeni Dönem Sohbet Heyecanı Başladı | Fatih Medreseleri
Fatih Medreseleri

Yeni Dönem Sohbet Heyecanı Başladı


yeni-donem-sohbet-heyecani-basliyor_0YENİ DÖNEM SOHBET HEYECANI BAŞLADI

 

 

2011-2012 Döneminde de her dönem bütün şubelerimizde olduğu gibi sohbetlerimiz yeni dönem heyecanı ile devam edecektir.

 

 

En yakın şubemize sizleri de dostlarınızla birlikte bekleriz.

 

 

RAHMETLE ANDIĞIMIZ ŞEHİT HIZIR HOCAMIZIN (k.s.) ŞEHADET GECESİ SOHBETİ

 

“Ey iman eden kullarım! Sabredin, direnin, murabata (gözetleyici) edin ve Allah-u Teala’dan korkunuz, umulur ki feraha kavuşursunuz.” Şimdiki dersimizde ayeti kerime, hadis-i şerif ve Allah-ü Teala’nın (c.c.) veli kullarından  “Muhammed İsmet Garibullah” (k.s.) Şeyh efendinin Risale-i Kudsiyyesinden beytler okuyacağız. Onları hep beraber müzakere etmiş olacağız. Allah-ü Teala’dan (c.c.) tesirini niyaz etmiş olacağız.

 

Camiye geldik çıkmadan manen tertemiz olmayı Mevla’dan isteyeceğiz. Dinlediklerimizin hayatımıza tatbikinin nasibini Cenab-ı Hak’tan isteyeceğiz.

 

Risalemizin beyitleri biraz Tasavvufun derinliklerinden bahsediyor. Dikkat edilirse mutlaka anlaşılır.

 

Risaleyi Kudsiyeden bu Pazar günü okunan beyitleri  okuyacağız. Fakat bu beyitleri anlamak için Mektubat’tan bir alt yapıya ihtiyaç vardır. Yani bir takım mukaddime yapmak lazım bu beytlerde ki manayı anlamak için. Evet.

 

Velayet bil asale buldu salik.

Budur suğra anı kıldı mesalik.

Oldu irsle dahi kübrada halik.

Velayetül enbiyaya oldu malik

Tefekkür kıl hüzünle gel gidelim.

Cemali ba kemale seyr edelim.

 

Bu beytler ağırdır ama anlamaya çalışalım. Yoralım kendimizi  biraz ne olur. Yarım saat dünyalık bir şeyler hatıra getirmeden dinlesek ne olur, ne zararı olur ki, anlamaya gayret edelim. Niçin bunları anlatacağız? Sebep, nefsi terbiyedir. Allah-ü Teala bizden teslim nefis istiyor. Temizlenmiş bir nefis istiyor. Dostluğuna kabul için bizden birtakım çalışmalar istiyor.

 

Şimdi önce şunu bilelim. Biz insanoğlu iki şeyden yaratılmıştır. Bunu ayetlerden öğreniyoruz. Cenab-ı Hak Müminün süresinde, bedenin yaratılışını anlattıktan sonra yani şu cesedin, şu bedenin yaratılışını anlattıktan sonra (67. ayet) ruh verdik.

 

Evet, insan beden ve ruhtur. Ruh alem-i emirdendir. Ruh alem-i emirden arşın fevkinden geldi. Estaizü billah “Elbette muhakkak ki insanoğlunu en güzel biçimde, kıvamda yarattık.” Bedende güzeldir, sayılı mahlukat arasında ruhende güzeldir. “Sonra o ruhu bedene red ettik.” Veya insanı “esfele safiline” red ettik. Bu beytin alt yapısı olarak manası ruhu kendi makamından indirdik, bedenle alaka kurdurduk. Ondan sonra ona miraç kapılarını açtık. Onun içindir melekler gibi terakki kapılarından daha yükseklere çıkmak Mevla’ya daha çok yakın olma yolları kendisine kapalı idi. Onu düşürdük ama ondan sonra miraç kapılarını açtık. Ama şunu mutlaka bilelim ruhu bedene red edildi. Zannetmeyin bedenin içindedir, dışındadır zannetmeyin önündedir de, arkasındadır. Zannetmeyin yanında, sağında, solunda  zannetmeyin üstünde, aşağısında. Zannetmeyin bitişiktir veya ayrıdır diye zannetmeyin.

 

Nerededir? İşte zaten bunu bilebilsek Allah (c.c.)’ın mahlukat ile beraberliğini de anlamış oluruz. Ama şunu zihnimize yaklaşsın diye söyleyelim beden kesifdir, kalındır. Ruh latifdir, incedir. Beden ona mekan olmuyor mekan olmayınca ruhun bedenin sağına, soluna yukarısında, aşağısında olması düşünülemiyor zaten. Şu önümde bir cam olsa 5 milim, 10 milim kalın olsa da ne kadar olursa olsun ben o camın arkasından size bakarım. Sizi görür müyüm? Göremez miyim? Görürüm. Peki ben şöyle sorsam benden size bir bakış uzanıyor ama o bakış camdan geçiyor cam ona perde olmuyor perde olsaydı benim bakışım size ulaşamazdı. Peki şimdi sorayım bakışımla, bakışımın camla olan beraberliğini bana söyleyebilir misiniz? Bakışım, sizi görüşümü, gözümü demiyorum. Gözüm görmüyor, bakışım sizi görüyor göz sadece alettir. Bu aleti kullanan vardır. O görme sıfatıdır. O görme sıfatı size ulaşırken bu camla beraberliği vardır. Ama camın içindemidir o bakış yoksa dışında mıdır? Yok! Nasıl, nasıl bir beraberlik bu tarif edilmez bir beraberlik vardır. İşte o beraberlik gibidir, ruhun bedenle beraber oluşu. işte ruhun  bedene, bedeninde ruha karşı durumu budur. Bu ancak, bu kadar anlatılır. Başka bunun anlatımı olmaz! Mevla Teala Hazretlerinin mahlukat ile olan beraberliği böyledir. Onun için sorarlar ki? Allah-ü Teala’ya inanıyor musun? Elhamdülillah. Peki Allah-ü Teala nerededir? Sağda mıdır, solda mıdır? Yukarıda mı? Aşağıda mıdır? Hiçbir yerde değildir. Mekandan münezzehtir. O zaman hâşâ Allah yoktur desene diyor zavallı aptal adam.

 

Rabbimizle, yarattıklarıyla  öyle bir mekân ispatı mümkün değildir. Onun için.”Allah (c.c.) arşın üstündedir” deyip ona nispet koymak ehlisünnet itikadından sapmak demektir. Arş yaratılmıştır. Allah (c.c.) yaratıcıdır. Haşa Arşın üstünde duran Allah arş yaratılmadan önce neredeydi diyor? Bu zamanda bile bu kadar cahil insanlar vardır. Belki de bunlar namazda kılıyorlardır. Belki kendilerini daha yüksek sayıyorlardır. Kendilerini ehli sünnetten uzaklaştırıyorlar. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in görüşünden efendimizin itikadından sapmışlardır. Ashab-ı Kiramın anlattığı itikattan, inançlarından evet uzak kalmışlardır. Ters tarafa düşmüşlerdir.

 

Evet, şimdi bu özetten sonra beytimize dönelim.

“Velayet bil asale buldu salik.”

 

Salik derviş demektir. Bu makamları yükselmeye niyet etmiştir. Bu büyük harptir ha! Cihadı ekber  diye buna diyorlar. Nefis ve şeytanla mücadele büyük cihattır. Küçük harp, günah ile yaptığın harptir. Sonra ise nefisle yaptığın mücadele büyük harp oluyor. Nasıl oluyor? Yunanla harbe girsen ne kadar sürer bu toplasak on üç gün, bazen bir ay, bazen de daha fazla sürüyor. Bosna Hersek’e bak bitti. Afganistan harbi  beş sene sürdü oda bitti. Kendi aralarında mücadele ediyorlar. Hemen hemen Çeçen harbi bitti bak! Büyük harp bitmez mi? Nefis ile şeytanla mücadelenin böyle bittiği var mı? Böyle bir şey bitmez. Hatta cennete girmedikçe bitmez. Orada bile imtihan vardır. Ölünce kapanmıyor. Hayır! Hayır! bizlere imtihan, öldükten sonra devam ediyor. Buluğa erince başlar, cennete girinceye kadar devam eder, mücadele edersen bu diğerinden büyük oluyor.

 

Nitekim Muhammed Behauddin (k.s.) Hazretleri vefat ettiği zaman ehli keşiften olanlar mezarına nazar ediyorlardı. Görüyorlar. Orada iki tane huri geliyor cennet hurileri, cennet güzelliği ile. Soruyorlar, Nakşibendi Hazretlerine kimsiniz? Bizi Cenabı Hak gönderdi. Sen burada mahşere kadar yalnız kalmayasın diye. Cevap Yok! Yok! Benim Rabbimle anlaşmam var. İmtihan ediyor beni. Bana Cemalini göstermedikçe ve benim tarikatıma mensup olanları cennete yaklaştırmadıkça kimseyle alakalı olmayacağım. Kusura bakmayın! Ve onları reddetti. Mezarda bile reddetti onları. Biz sokaklardakinden gözlerimizi alamıyoruz. O ise mezardaki kendine ait olanları reddediyor. Orada bile imtihan!

 

Evet, “Budur suğra anı kıldı mesalik.”

 

Bu letaiflerden, bu ruhun ve bedenin letaiflerinden ibadet ede ede bir mürşidi kâmile intisap ederek olduğun yerde devam et. Peki böyle bir mürşidin yoksa kendi başına olur mu? Ancak kendi başına çalışarak bu makamlara ulaşmak ve kazanmak çok zordur. Çünkü o makamlara gidip, gören ve geri gelen bir kişi lazım. Yoksa o yollarda insan şaşırır.

 

Fakat bir manevi çobanın terbiyesinde bu iş daha kolaydır. Hani çocuklarımızı bir meslek sahibi olsunlar diye göndeririz ya bir yerlere, ustaların, hocaların yanına. Kendi başına hiç birisi meslek sahibi olmuyor. Olsa da yeterli olmuyor. Üstad görmeden meslek sahibi olanların mesleği eksiktir. Bakıyorsun  ayakkabı tamircisidir, köşesinde bir diploması vardır, ustası ona bundan sonra bu işi yapabilir diye imza vermiş.

 

Evet, ibadetle, Resulullah’a ittiba ile devam eder. Bu letaiflerle ruhumuz tekrar eski yerine döner. Tabi ki bedenle alakasını kesmeyerek. Eğer ruh bedene reddedilip nefis onu terbiyesi altına alırsa o zaman, o kişi, en berbat insandır. Örneği Ebu Cehildir. Oda aynı ruh ve bedenle yaratıldı. Sonra ruhu bedene reddedildi. Nefis o ruhu esareti altına aldı. Ruh benliğini kaybetti nefsi emmare oldu. İşte böyle insanın örneği Ebu Cehildir. Beşerin en rezili, en hakiri oldu. Lakin ruh, nefsi terbiyesi altına alsaydı kemal sahibi olur ki örneği Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir. Bak! işte ruh bedene reddediliyor, eğer ruh bedenden kayboluyorsa esaretini unutuyorsa Ebu Cehil gibi oluyor, hayvan ve hayvandan daha aşağı oluyor. Ama yok! Ruh bedene reddedilip ruh, bedeni terbiyesi altına alıp, onu kemale getiriyorsa, o insan melek ve meleklerden daha üstün oluyor. Örneği Peygamber Efendimiz (s.a.v.) dedik.

 

Seyri sülük işte iki nokta arasında cereyan ediyor. En alt basamakta Ebu Cehil, en üst basamakta ise Peygamber Efendimiz (s.a.v.) var. Biz ise bu iki nokta arasındayız. Ya dikkat eder Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e yaklaşırız. Yada dikkat etmez Ebu Cehil’e yaklaşırız. Bu iki kutup tamamen birbirine zıt oluyor. İki kutubun arasındaki bizler, işte bunun mücadelesini veriyoruz. Hayatta bunun mücadelesidir. Anlatılanlar bu hayat mücadelesinde muvaffak olmanın sırlarıdır. Anlarsan yükselir, anlamazsan gayret etmezsen Ebu Cehil’e yaklaşırsın. Ya müspet, yada menfi. Allah-ü  Teala’dan sevdiğine doğru hicret etmek nasip  etmesini niyaz edelim. Canı gönülden ve bunun sebepleri ne ise onlara sarılmayı niyaz edelim.

 

“Budur suğra anı kıldı mesalik. Oldu irsle dahi kübra da halik.”

 

O ruh ibadet ede ede kendisine gönderilen şer-i şerife sarıla sarıla makam kazanıyor. Ve eski makamını buluyor ki mebde-i teayyün unsuru orası. Herkesin bir teayyün ettiği yer vardır. Ruhun teayyün ettiği bir yer vardır. Cenabı Hak bir şeyi sebep kılmıştır. Oraya kadar olan yükselişine “Seyri İlallah” diyoruz. Oraya asaleten gidiyor. Ondan sonra terakki edersek ki, edecek çünkü “esfele safilin” olan ruhun, bedene gönderilmesi o makamdan da yukarı çıkması için idi. İşte o makamdan yukarı çıkması asalet yolu ile oluyor. Tebeiyyet yolu ile oluyor. İrsle oluyor. Bak! Peygamberlerden alınan manevi bir miras vardır. Onunla beraber oluyor o. “Kübra da halik”, yani Cenab-ı Hakkın esma sıfatında bulur. Kendisinde, kendi benliğini kaybetti. Helak derecesinden nur’a gark oldu. İşte Cenab-ı Hak esma sıfatı dairesinden seyri kemalatı, nura seyir oluyor. “Velayet-ül kübra” oluyor. Onlarında daha asıllarına doğru ki, şani ilimde ise sıfatların şan tarafı vardır. Onlarda büyük meleklerin taayyünü oluyor. Bak üç makam var. Bir: Bizden birinin taayyünü.  İki: Enbiyalardan birinin taayyünü. Üç: Yüksek meleklerden birinin verdiği taayyun. Bir örnek  vererek bitirelim. Hani letaiflerimiz, bulunduğu yerle, arşın üstüne yürüyüş diyoruz ya! Bu “seyri İlallah” oluyor. Buraya kadar çıkar insan, buna “fena fillah” diyoruz. Bu söyleyiş ne kadar kolay bulunduğumuz yer letaiflerimiz bedende, beden ise yerde. Bunları arşın üstüne, yani yerleri ve gökleri aşmış bulunuyoruz. Buna alemi imkan diyoruz. Bunun mesafesi Allah (c.c.)’ın tarifi ile meleklerle ruhun ona yani Rablerine uzunluğu elli yıl kadar olan bir günde ulaşırlar. İşte “seyri İlallah”  bu mesafededir. Melekler bir günde gidiyor. Ama bu saydığımız 50.000 senelik uzunluk oluyor. Meleklerin yürüyüşü bizim saydığımız 50.000 senedir. Işık hızı saniyede 300.000 km. 12 milyar ışık yılı, bir ışık saniyede 300.000 km gidiyor. Ve bunun 12 milyar ışık yılı o ışığın yılını hesabına aldı. Ne kadar uzun? Yani bizim hesaplamamıza girmez böyle rakamları dizersen herhalde buradan Fatih’e kadar gider. Ama Cenab-ı Hak buyuruyor; “O mekanda görüşürüm onlarla.” Ya! Ne kudret sahibi ki daha hala anlayabilmiş değiliz. Hoş onun için büyüklerimiz buyuruyor ki; Astronomi ilminde ve semavât ilminde derinleşmeyen bir mümin, mümine marifetullah da kısırdır. Yani Allah (c.c.)’ı bilmekte kısırdır. Bu gök ilminden haberi yok. O güzellikten haberi yok, kendi bedeninden haberi yok, bu insan Allah (c.c)’ı bilmekte kısırdır, bilemez. Bizi anlatıyor herhalde! Bilsek biz bu kadar kemalat sahibi olan Allah-ü Teala (c.c.)’yı. Mesela sabah namazına çağırıyor gelemez miyiz? Evet! Gafletimiz var. Anlamıyoruz ki gelemiyoruz. Veyahut namazlarda eksik yapabilir miydik. Ama bunların  büyüklüklerini bilemiyoruz. O bilmeyi ilim olarak değil de kendime onu hazmettirecek şekilde marifet olarak bilmektir. Bunu bilen insan hangi namazdan geri kalabilir? Hangi ibadetten geri kalabilir? Hangi emirden geri kalabilir? Hikaye okumayın! Hayatımız, yaşantımız onlardan tesirlendiğinizi andırıyor. Görünen köy kılavuz istemez. Ashab-ı kiram bizi görse belki de kabul etmez. İşte bu kadar becerebiliyoruz. Cenab-ı Ya Rabbi! Bize daha çok becerebilmeyi nasip eyle! Amin. Yalnızca senin için yapabilmek nasip eyle! Amin. Seni tanımak nasip eyle! Amin.

 

“Velayetül enbiyaya oldu malik.” Evet “velayetül kübra” enbiyanın velayetidir. Ondan sonra daha ileri giderek “velayeti ulya”ya  malik oluyor. Ondan sonrada terakki ediyor. İnsan ve melekler orada kalırlar ileri geçemezler. Çünkü onlarda muhalefet edecek bir nefis yoktur. Hani biz diyoruz ya. Yanlış aslında. Hani bu nefis olmasa ben veli olurdum. Nefsin olmasa hiçbir şey olamazdın!  Çünkü nefse muhalefetle terakki ediyorsun. Bu onun için itaatten daha zor gelir.

  

     “Tefekkür kıl gel gidelim. Cemali ba kemale seyr edelim.”

 

Şimdi aynı sözlerin hemen hemen devamı gibidir. Biraz dikkat edersek bunu anlayacağız. Cenab-ı Hak ayeti celilesinde “Ey Müminler, kadınlar yine sabredin musibetlere, murabata edin (asıl bunun üzerinde duracağız) Olur ki feraha kavuşursunuz.”

 

Evet, sabrın bir kendimizle alakalı tarafı vardır. Birde insanlarla olan muamelede alakası vardır. Cenab-ı Hak bize “beni murabata edin, rabıta üzere olun” diyor. Biraz evvel dediğimiz  küçük harp de gözetleme vardır. Murabıt olmak, gözetleyici olmaktır. Aslında İslam memleketlerinin hudutlarından düşman girmesin diye yapılan nöbet işlerine murabata deniliyor. Onlar rabıttırlar, bekleyici, gözetleyicidirler. Bunların çok büyük mükafatları vardır. Yani bir İslam hududunda nöbet tutmak düşmanların İslam ülkesine girip orada namusa, ırza, cana, mala musallat olmaması için dine, imana musallat olmaması için hudutta. Resulullah (s.a.v.) buyuruyorlar ki: “Bir gün gözetleyici olmak, bir gün nöbet tutmak, dünya ve dünya içerisinde olanlardan daha hayırlıdır.” Bir gün nöbet tutmak İslam ordusunda, bir gün nöbet tutmak öyle ki  İslam ordusu diyorsun. Resulullah (s.a.v.) zamanındamı yaşayacağız Yok! Yok! Efendiyi birkaç hafta evvel duymuşsunuzdur. Veya birkaç ay evvel. Askerlikten bahsederken demişti ki ben askere gitmeden evvel Mektubat da (veya bir kitap da) askerin taburesi hakkında bir mektup okumuştum. O bana ne kadar tesir etmişti ki  beni ne zaman askere alacaklar diye çırpınıyordum. Hatta şu anda bile alsalar yine giderim buyurdu. Sen o nöbeti tuttuğun zaman şu camileri bekliyorsun, camideki cemaati Müslümanları bekliyorsun, Kuran-ı şerifi bekliyorsun yaa.

 

Başka Hadisi Şerif de ise “Allah yolunda nöbet tutan bir murabıtın bir nöbetçinin defteri mühürlenmez onun ameli çoğalır. Ta ki kıyamet gününe kadar,   kabir ve kadın fitnesinden emin olur.” buyuruluyor. Şimdi inşallah biz bu nöbeti kalbimiz için tutacağız. İçeriye Mevla’ya İbadete ve onu memnun edecek işleri, erteletecek dünyalıkların nöbetini tutacağız. İçeriye sokmayacağız! engel olacağız. Güzel mükafatlara zemin hazırlayacağız. Mevla’mızın nazargahı olan gönlümüzü tertemiz yapıp muhafaza edeceğiz.. Vesselam.

 

 

Yorum yapın