Bu Fırsat Kaçmaz  | Fatih Medreseleri
Fatih Medreseleri

Bu Fırsat Kaçmaz 


İman etmiş olan her mümin, aslında bir dava adamıdır. Çünkü İslam, insanlığa en mükemmel hayat nizamını sunduğu gibi en yüce davanın da adresidir. Ayrıca bu büyük dava, öyle bir davadır ki sahip çıkanlara şeref kattığı gibi mükâfatı da akıl almayacak kadar büyüktür.

İslam davası büyük ve şerefli bir davadır. O nedenle biz müminlere yakışan, gönül koymak değil, gönül vermektir. Aklımıza yatmıyor veya işimize gelmiyor diyerek sahip çıkmamaksa büyük bir gaflettir. Ayrıca mangalda kül bırakmayan ifadelerle sahip çıkıyorum demekte büyük bir yanılgıdır. Gerçek sahiplenme; İslam davasına gönül vererek, teslimiyetle ve büyük bir özveriyle olur.

İslam’ın yararına ve yükselişine vesile olan her çalışma, davanın bir parçasıdır. Ancak bizler az öncede bahsettiğimiz gibi aklımızın sınırlarını aşan konuları ya da çalışmaları, bırakın davanın bir parçası görmeyi daha da ileri giderek gereksiz ve küçük görüyoruz. Bu şekil yanlış baktığımız içinde, yapılan çalışmalara gerekli maddi ve manevi desteği veremiyoruz. Yüce Allah’ımız (c.c.), ümmeti Muhammedi tüm yalan yanlış bakış açılarından muhafaza eylesin. Tüm gelişmeleri rızasına uygun, basiretli bir nazarla seyretmeyi nasip etsin!

İnsan çoğu zaman; “Zengin olsam ya da param olsun bak o zaman nasıl vereceğim.” der. Hâlbuki zengin olmayı değil, öncelikle gerçek cömertliği istemeli insan. Çünkü bir insanda cömertlik yoksa dağlar kadar parası da olsa vermeye kıyamaz. Yani verme ahlakı, zenginlikle oluşacak bir şey değildir. Bir insanda verme ahlakı varsa zaten gücü nispetinde verecektir. Kısacası asıl sorun; kimin ne kadar verdiği ile ilgili değil, verip verememekle ilgilidir. O nedenle de eğer insan verme ahlakından yoksunsa bir an önce Mevla’ya yalvarmalı ve bundan kurtulmalıdır.

Bir dava uğrunda malı infak etmek, kişinin verme/verebilme kalitesiyle doğru orantılıdır. İnfak etmenin en güzel örneklerini hepimiz sahabe döneminden biliyoruz. Hz. Ebubekir, infak etmenin ötesinde, tüm malını feda etmesini bildi. Ve bu öyle bir fedakârlık oldu ki asırlar geçmesine rağmen hala tazeliğini yitirmedi ve verebilmenin en ideal noktası oldu. Hz. Ebubekir gibi olamayız belki ama hiç değilse o ideale yakınlaşmak için gayret etmeliyiz.

İslam davasını sahiplenmek ve fedakârlık göstermek güçlü bir biat ister. Yoksa öyle biat ettim demekle biat gerçekleşmiş olmaz. Biatin en güzel misallerinden, Peygamberliğin on üçüncü senesinde yani 622 tarihinde gerçekleşen ikinci Akabe Biatı’nı hatırlayalım. İkisi kadın tam yetmiş beş Medineli, Peygamber Efendimizi (s.a.v.) Medine’ye davet etmeye karar vermiş ve Mekke’ye varıp, gizlice Peygamberimizle görüşmüştü.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Akabe’ye herkesten önce gelmiş ve yanında da henüz Müslüman olmamış amcası Abbas’ı getirmişti. Vakit gece yer; Akabe! Hz. Abbas bir konuşma yapar ve biat etmeye gelenlere; “Hz. Muhammed’in (s.a.v.) kendi kabilesi arasında şerefli bir yeri bulunduğunu söyler. Ayrıca Hz. Peygamberi memleketlerine götürdükleri zaman başlarına çeşitli sıkıntılar gelebileceğini ve bütün Arap kabilelerinin kendilerine düşman olacağı uyarısında bulunur. Hz. Abbas son olarak, böyle bir durumda O’(s.a.v.) i düşmanlarına teslim edeceklerse bu işten şimdiden vazgeçmelerinin daha iyi olacağını ifade eder.

Biat etmek için can atan Medineliler, büyük bir sadakatle söylenenleri kabul eder ve Hz. Peygamber’e istediği şartlarda biata hazır olduklarını söylerler. Daha sonra Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) bir konuşma yapar. Önce Kur’an okur. Sonra onları İslâm’a daha kuvvetle bağlanmaları için teşvik eder. Ayrıca hicret ettiği takdirde kendisini, canlarını, mallarını, çocuklarını ve kadınlarını korudukları gibi koruyacaklarına, rahat günlerde de sıkıntılı anlarda da ona itaat edeceklerine, bollukta da darlıkta da gerekli malî yardımları yapacaklarına, iyiliği emredip kötülüğe engel olacaklarına, hiç kimseden çekinmeden hak üzere bulunacaklarına yemin edip, biat etmeye davet eder. Akabe’de bulunan Medineliler’in hepsi bu şartları tereddütsüz kabul edip, biat ederler.

O gün Akabe’de biat eden sahabeler, gerçek sahiplenmenin nasıl olması gerektiğini göstermiş oldular. Bu hadise; gerçek bir bağlılık ve koşulsuz teslimiyetti. Koşulsuz teslimiyet, beraberinde güçlü bir güven hissini getirmişti. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) bu güven karşısında ashabına Medine’ye hicret etmeleri için izin vermiş ve aynı yıl içinde kendisi de Hz. Ebû Bekir’le hicret etmişti. Böylece İslâm tarihinde yeni bir dönem, Medine dönemi açılmış oldu.

İslam davası, her şeyi yoktan var edenin davasıdır. O sebeple hakikatte hiç kimseye ihtiyaçta yoktur.  Yüce Allah’ımıza (c.c.) zor yok! O (c.c.) dilerse bu davayı hayvanlar eliyle de yürütür. Ebrehe’nin güçlü ordusunu helak eden ebabil kuşlarını ve Sevr mağarasına en güçlü çeliğin bile ulaşamayacağı güçte perdeyi çeken örümcek misali, bunlara en güzel örneklerdir.

Evet, kıymetli Müslümanlar! Kısacası Rabbimiz, hiçbir ihtiyacı olmadığı halde sadece bizlere rahmet olsun diye davasına sahip çıkmak için kaçırılmaz fırsatlar sunuyor ve baklalım kullarım benim olanı bana ne kadar veriyor diye adeta bizleri sınıyor.

Davamıza Sahip Çıkmak Bizden Muvaffakiyet Allah’tandır

Fatih Medreseleri Yazı İşleri Kurulu

Yorum yapın